SESSİZLİĞE VARAN YOL
Bazen birbirimize yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor, sonra başka bir zamanda, başka bir koleksiyonda yeniden karşılaşıyorduk. Ve her karşılaşmada yalnızca yaptığımız iş değil, biz de biraz değişiyorduk.
Belki öze dönüş dediğimiz şey de tam olarak böyle bir şey. Başladığımız yere aynı insan olarak dönmek değil; yolda gördüklerimizi, kaybettiklerimizi, öğrendiklerimizi ve geride bıraktıklarımızı da yanımıza alarak kendimize yeniden varmak.
Gül'ün Il Silenzio ile anlattığı bu öze dönüş fikrine bakarken, bizim yolculuğumuzda da benzer bir çizgi görüyorum. Çünkü bütün o koleksiyonlar boyunca kültürel hafızaya, kadınlara, İstanbul'a, zanaata, geçmişin bugünde bıraktığı izlere tekrar tekrar döndük. Her defasında başka bir yerden baktık; her defasında biraz daha değişmiş olarak.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o süre boyunca yalnızca kıyafetleri bir araya getirmediğimizi düşünüyorum. Görüntüden çok bir bakış biçimi kuruyorduk. Gül kendi hafızasının parçalarını kumaşa, desene, nakışa dönüştürürken ben de o dünyayı görüntünün içinde tamamlamaya çalışıyordum. Bir elbisenin yakasını açıyor, başka birinin üzerine bir kat daha ekliyor, bazen de hiçbir şey yapmayıp yalnızca geri çekiliyordum. Defilelerden önce aynı telaşın içinde sustuk, çekimlerde aynı görüntünün peşinden gittik. İstanbul'da başlayan bu yol bizi Pera Palace'ın odalarına, Büyük Londra Oteli'ne, Baksı'nın dağlarına taşıdı.
O günlerde bütün bunların bir gün yan yana geldiğinde uzun bir hikâye anlatacağını bilmiyorduk. Zaten insan yaşarken kendi hikâyesinin bütününü göremiyor. Sonra yıllar geçiyor; eski bir fotoğraf çıkıyor karşınıza ve zaman bir anlığına ortadan kalkıyor. Bir kumaşın dokusunu, bir odanın ışığını, defile başlamadan hemen önceki sessizliği hatırlıyorsunuz. Ve anlıyorsunuz: Bazı yolların başlangıcı ve sonu yok. Yalnızca bizi dönüştüren durakları var.
Benim hatırladığım ilk duraklardan biri 2016'da Frida in Istanbul. Gül, Frida'nın renklerini, inadını ve kırılganlığını İstanbul'a taşırken ben koleksiyonun styling'ini yapıyordum. Ardından Pera Palace'ın odalarında Agatha in Istanbul, sonra siyahların ve dantellerin arasından Simone in Istanbul geldi. Bugün dönüp baktığımda onları üç ayrı koleksiyondan çok aynı hikâyeden geçen üç ayrı kadın gibi hatırlıyorum. Frida, Agatha, Simone… Her biri başka bir karakterdi ama hepsinde Gül'ün kadınlara duyduğu merak, geçmişle kurduğu ilişki ve İstanbul'un görünmez bir izi vardı.
Mini Sultans of Istanbul ile İstanbul'un başka bir hafızasına döndük. Büyük Londra Oteli'nin eski odalarında, geçmişin gölgeleri arasında dolaşan küçük sultanlar… Gül'ün dünyasında Doğu ile Batı hiçbir zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadı; biri diğerinin içine sızdı, geçmiş bugünün üzerinde küçük izler bıraktı. Bugün Lug Von Siga'da en çok bunu görüyorum: İstanbul'un hafızasının bir vitrinin ardında değil, çağdaş bir kadının üzerinde yaşamaya devam etmesi.
Sonra isimler değişti, kadınlar çoğaldı, bizim birlikte yaptığımız işler de başka coğrafyalara açıldı. 2019'da New Gypsies ile renklerin, takıların ve desenlerin arasında daha özgür bir dünya kurduk. Ardından Timescape bizi Baksı'ya götürdü. Dağların ortasında, gökyüzünün altında beyaz bir elbisenin rüzgârda hareketini izlerken bazen styling'in en doğru kararının hiçbir şey eklememek olduğunu yeniden hatırladım.
Sonra Roots geldi. Adı zaten hikâyesini taşıyordu: kökler. Kapalıçarşı’da yıllarca beklemiş eski Özbek yatak örtüleri ve suzaniler; üzerlerindeki nakışlarla başka ellerden, başka bir zamandan bugüne ulaşmış küçük hafıza parçaları gibiydi. Çağdaş siluetlerle buluştuklarında ise yeni olandan çok unutulmuş olan yeniden görünür hale geliyordu.. Gül'ün yıllardır Anadolu'da aradığı izler bu kez daha doğuya, Orta Asya'ya uzanıyordu. Benim içinse Roots, birlikte yaptığımız bütün işler içinde adının söylediği şeye en çok yaklaşanlardan biriydi: geçmişe dönmek için değil, nereden geldiğimizi hatırlayarak bugüne başka türlü bakmak için köklere dokunmak.
Ardından Mystic Traveler… Fatma'nın Eli, Rumi, semboller, yolculuklar. Zaman geçtikçe Gül'ün dünyasında bazı kelimelerin sürekli geri döndüğünü fark ettim: kadın, hafıza, yolculuk, zanaat, Doğu, Batı, geçmiş ve şimdi. Beni bütün bu yıllar boyunca onun dünyasına yakın tutan da sanırım buydu. Çünkü ben de modaya hiçbir zaman yalnızca "yeni" olanın peşinden bakmadım. Geçmişin bugünde nasıl yaşamaya devam ettiğini, bir giysinin hafızasını, bir kumaşın nereden geldiğini hep daha çok merak ettim.
Gül'ün tasarım dilinin değişimini bu kadar yakından izlerken değişmeyen bir şeyi de gördüm: kültürel mirasa duyduğu merak. Ama bu hiçbir zaman geçmişi olduğu gibi tekrar etmekle ilgili olmadı. Bir nakış, eski bir kumaş, Anadolu'dan gelen bir el işi ya da bellekte kalmış bir desen onun elinde bugüne ait başka bir dile dönüştü. Lug Von Siga'nın dünyası da tam burada kuruldu: geçmişi romantikleştirmeden, zanaatı yalnızca bir süsleme olarak görmeden, kültürel hafızayı çağdaş bir kadının gardırobuna taşıyarak. Koleksiyonlar İstanbul'dan başka şehirlere, başka podyumlara uzanırken bu dil de Gül'le birlikte olgunlaştı.
Bugün bütün bu koleksiyonları yan yana koyduğumda aralarında görünmez bir akrabalık görüyorum. Birinden diğerine geçen bir nakış, bir hikâye, bir kadın, bazen yalnızca bir duygu… Hiçbiri diğerinin tekrarı değil ama hepsi aynı hafızadan besleniyor. Birlikte kurduğumuz dil de tam olarak buydu: geçmişi saklamak değil, onu her seferinde başka bir biçimde bugüne çağırmak.
Ve şimdi o yol Gül'ü yeniden Milano'ya götürüyor. 23 Eylül'de Gül Ağış, Lug Von Siga'nın 2027 İlkbahar/Yaz koleksiyonu Il Silenzio'yu Milano Moda Haftası kapsamında sundu. Milano onun için yeni bir şehir değil. Moda eğitimini Istituto Marangoni'de tamamladığı, profesyonel hayatının yaklaşık on yılını geçirdiği, Ennio Capasa'nın ekibinde Costume National'de dört yıl çalıştığı şehir. Sonra İstanbul'a döndü ve 2010 yılında Lug Von Siga'yı kurdu. Şimdi, on altı yıl sonra, başladığı şehirlerden birine geri dönüyor. Kendi elleriyle büyüttüğü Lug Von Siga'yı yanında taşıyarak.
Ve yanında bir de sessizlik var: Il Silenzio.
Milano'da bu kez her şey beyaz. Ama Gül'ün beyazı boş bir beyaz değil. İçinde çeyiz sandıklarının, eski dantellerin, elde işlenmiş kumaşların ve nesilden nesile aktarılan el emeğinin hafızası var. İpek, şifon, tafta, transparan katmanlar… Bazıları bedene yaklaşıyor, bazıları ondan uzaklaşıyor. Elbiseler sanki giyilmekten çok hatırlanıyor.
Il Silenzio, sessizliği bir yokluk olarak değil, insanın kendi sesini yeniden duyabildiği bir yer olarak düşünüyor. Bu yüzden koleksiyonun asıl meselesi sessizlik kadar öze dönüş. Üzerimize yıllar içinde eklenenleri birer birer geride bırakıp başlangıçtaki yere, kendimize dönmek. Mevlânâ ile Şems'in kelimelerin ötesinde kurduğu bağ da koleksiyonun görünmeyen tarafında dolaşıyor: aşk, özlem, arayış, teslimiyet… Ve Anadolu'da ayrılırken sevdiğinin eline bırakılan bir mendil. Bazen insanın özüne giden yol, küçücük bir hatıradan başlıyor.
Bu fikri seviyorum. Küçücük bir kumaş parçasının bir insanın yokluğunu taşıyabilmesini. Bir nesnenin, söyleyemediğimiz bir cümleyi bizden çok daha uzun süre saklayabilmesini. Milano'daki görüntülere baktığımda koleksiyonun en güçlü tarafını da burada görüyorum. Onca el işçiliğine rağmen bir gösteriş arzusu yok. Beyazın içinde dantel, nakış, fırfır ve transparanlık birbirinin üzerine geliyor ama sonunda geriye sakin bir görüntü kalıyor. Olgunlaşmak biraz da bu: neyi gösterebileceğini bilirken neyi göstermeyeceğini seçmek.
Gül'ün Milano'ya dönüşünü bu yüzden yalnızca bir moda haftası haberi olarak okuyamıyorum. Bir insan yıllar önce yaşadığı bir şehre geri döndüğünde aslında aynı yere dönmez. Çünkü şehir belki aynı yerdedir ama insan değildir. Mevlânâ'ya atfedilen o çok bildiğimiz söz geliyor aklıma: "Hamdım, piştim, oldum." Bütün yolculukların gizli geometrisi bu. Uzaklaşırız, değişiriz ve bir gün başladığımız yere yeniden geliriz. Aynı sokağa, aynı şehre, bazen aynı insana… Fakat artık başka gözlerle bakarız.
Ben de Gül'le geçirdiğimiz yıllara şimdi başka bir yerden bakıyorum. Frida'yı, Agatha'yı, Simone'u, Mini Sultans'ı; defileleri, çekimleri, Baksı'nın rüzgârını düşünüyorum. O zaman her biri kendi telaşı, kendi takvimi içinde yaşanmış ayrı anlardı. Şimdi hepsi aynı cümlenin kelimeleri gibi yan yana duruyor; biri eksik olsa anlam değişecekmiş gibi.
Bu yüzden Il Silenzio bana yalnızca yeni bir koleksiyon gibi gelmiyor. Gül'le yıllardır kesişen yollarımızın ardından uzaktan gördüğüm tanıdık bir işaret gibi. Belki onun Milano'ya dönüşüyle benim bütün bu yıllara yeniden bakışım aynı yerde buluşuyor: öze dönüşte. Başladığımız yere değil, bütün yol boyunca dönüştüğümüz hâlimizle kendimize dönmekte.
Bazı insanlarla yollarımız biter. Bazılarıyla ise yalnızca biçim değiştirir. Ve bazen yıllar boyunca söylenen onca şeyin ardından geriye tek bir şey kalır: sessizlik.
Ama o sessizliğin içinde bütün hikâye vardır.