BİR ŞEHİR İNSANA NE ZAMAN YABANCI OLUR?







HAKAN BAHAR

Bazı sabahlar İstanbul’a yabancı uyanıyorum.
Bu, başka bir yerde olma isteği değil. Gitmekle de ilgisi yok. Daha tuhaf, daha tarif edilmesi güç bir duygu bu: İnsan yıllardır bildiği bir odada, gece biri eşyaların yerini birkaç santimetre değiştirmiş gibi hissediyor. Her şey hâlâ orada; masa, sandalye, pencere, ışık. Ama elini uzattığında hiçbir şey eskiden olduğu yerde değil.
Böyle sabahlarda, ne bulacağımı bilmeden ama bir şey bulmak ister gibi erkenden evden çıkıyorum. İstanbul’un en sevdiğim saatlerinden biri. Şehir henüz kendisini bütünüyle göstermemiş oluyor. Kepenkler yarı kapalı, kaldırımlar geceden kalma, sokakların üzerinde gün boyunca kaybolacak belli belirsiz bir sessizlik var. Metroya biniyorum.

Asıl şehir belki de orada başlıyor.

Vagon doluyor. Karşımda yüzler. Yanımda yüzler. Kapının önünde, camın yansımasında, telefon ekranlarının soğuk ışığında yüzler… Kendi şehrimin insanlarına bakıyorum. Aynı dili konuştuğum, aynı sokaklarda yürüdüğüm, aynı mevsimlerden geçtiğim insanlar. Fakat bazı sabahlar aramızda görünmez bir sınır varmış gibi geliyor bana.
Onları tanımıyorum.
Daha doğrusu, tanıdığımı sandığım şeyi artık bulamıyorum.
Kulaklığımı takıyorum. Eski Türkçe şarkılar açıyorum. Bir şarkının içinden birkaç kelime geliyor: “Hani büklüm büklüm boynunda…”

Şarkının ilk birkaç saniyesinde tuhaf bir şey oluyor. Metro aynı metro, karşımdaki insanlar aynı insanlar; fakat zaman değişiyor. Çünkü bazı şarkılar geçmişi hatırlatmaz, geçmişin kapısını açar. Bir ses, insanın yıllardır dokunmadığı bir çekmeceyi usulca aralar. İçinden bir yaz akşamı, bir salonun sarı ışığı, annemin kullandığı bir kelime, artık hayatta olmayan birinin gülüşü, eskiden önünden geçtiğimiz bir dükkân çıkar.

Ve birden anlıyorum: Ben metroda insanlara değil, zamana bakıyorum.
Yüzlerde aradığım şey de güzellik ya da tanıdıklık değil. Bir zamanın izi.

İstanbul’un bir zamanlar sahip olduğunu düşündüğüm o tarif edilmez hâli arıyorum belki. İnsanların birbirine yol verdiği küçücük bir hareketi, vapurda pencereyi açmadan önce yanındakine soran birini, bir kelimenin eski telaffuzunu, sokakta yürürken kimsenin fark etmediği bir zarafeti… Büyük şeyler değil bunlar. Zaten şehirleri şehir yapan şeylerin çoğu büyük değildir. Bir bakış, bir ses tonu, bir dükkân tabelası, bir garsonun masaya bıraktığı bardak, bir kadının çantasını tutuşu, bir adamın gazetesini katlama biçimi.
Şehirlerin hafızası yalnızca anıtlarda değil, jestlerde saklıdır.
Ve jestler kaybolduğunda bunu kimse fark etmez.

Bir bina yıkıldığında boşluğu görünür. Bir sinema kapandığında kapısına kilit vurulur. Bir ağaç kesildiğinde ertesi sabah orada olmadığını anlarsınız. Ama bir şehrin davranış biçimi değiştiğinde geriye görünür bir enkaz kalmaz. Her şey sessizce gerçekleşir. Bir kuşaktan diğerine bazı kelimeler kullanılmaz olur, bazı bakışlar unutulur, bazı alışkanlıklar gereksiz bulunur.
Sonra bir sabah metroya binersiniz ve doğduğunuz şehirde turist olmadığınız hâlde etrafınıza bir turist gibi bakmaya başladığınızı fark edersiniz.
Belki yabancılaşmak tam olarak budur.
Bilmediğin bir yerde kaybolmak değil; çok iyi bildiğin bir yerde artık kendi izlerini bulamamak.

Ama İstanbul’a haksızlık etmek istemiyorum. Çünkü şehir değişirken ben yerimde kalmadım. Benim yüzüm de değişti. Sesim, beklentilerim, baktığım şeyler, özlediğim insanlar… Belki gençken hiç fark etmediğim ayrıntıları şimdi, tam da kayboldukları için görüyorum.
İnsan bazen geçmişi yalnızca geçmiş olduğu için güzel buluyor.
Hafıza kötü bir arşivci. Bazı şeyleri saklıyor, bazılarını atıyor, bazılarını ise yıllar içinde hiç olmadıkları kadar güzel bir ışığın altına yerleştiriyor.

O hâlde özlediğim İstanbul gerçekten var mıydı?

Bilmiyorum.

Belki benim özlediğim şehir hiçbir zaman bütünüyle var olmadı. Çocukluğumdan, gençliğimden, filmlerden, şarkılardan, aile hikâyelerinden ve kendi hatırlamak istediğim şeylerden yaptığım hayalî bir İstanbul bu.
Ama insanın şehirle ilişkisi biraz da böyle değil midir zaten?

Bir şehri yalnızca olduğu hâliyle sevmeyiz. Ona kendi hayatımızı ekleriz. Bir sokağı, orada birini sevdiğimiz için hatırlarız. Bir şarkıyı, belirli bir yaz akşamında çaldığı için. Bir semti, artık orada yaşamayan biri yüzünden. Bir masayı, karşısında kimin oturduğunu unutamadığımız için.
Sonra insanlar gider. Dükkânlar kapanır. Evler el değiştirir. Sesler susar.
Şehir kalır ama bizim şehrimiz yavaş yavaş onun içinden çekilir.
Metro karanlık tünelde ilerliyor.
Camda yüzüm beliriyor. Bir an karşımdaki insanlara değil, kendi yansımama bakıyorum.
Belki de bütün sabah aradığım yabancı orada.

Kulaklığımda şarkı devam ediyor. Vagon bir sonraki istasyonda duruyor. Kapılar açılıyor. Birileri iniyor, birileri biniyor. İstanbul yukarıda bütün gürültüsüyle güne başlıyor.
Ben ise şehrin altında, yıllardır bildiğim bir melodiyi dinleyerek ilerliyorum.
Ne aradığımı hâlâ tam olarak bilmiyorum.
Belki eski bir İstanbul’u.
Belki artık burada olmayan insanları.
Belki de onların arasında kalmış eski bir kendimi.
Ve ilk kez şu ihtimali düşünüyorum:
Belki insan yaşadığı şehre yabancılaşmıyor.
Belki bir gün, o şehirde bıraktığı eski kendisine rastlayamayınca buna yabancılaşmak diyor.